Peygamber SAV Efendimiz hepimize buyuruyor ki:
"Allah kime bir nimet ikram etmişse, giydirmişse..." Burda elbese - yulbisu - ilbas; giydirmek ve vermek mânâsına geliyor. "Allah kime bir nimet vermişse, giydirmişse; libas cinsinden, elbise cinsinden, kumaş cinsinden; yâni mal, mülk, mutluluk sebebi olan başka bir şey... Allah kime bir nimet vermişse, Elhamdü lillâh'ı çok etsin, Allah'a hamd-ü senâyı çok eylesin!Sıkıntısı, derdi, üzüntüsü çok olan kimse de, Estağfirullah'ı çok eylesin! 'Aman yâ Rabbî, afv ü mağfiret istiyorum ya Rabbî, tevbe ya Rabbî, estağfirullah yâ Rabbî!' desin!"
Demek ki nimete mazhar olan Allah'a hamd edecek. Hamd edince ne olur?.. Nimet artar. Üzüntüsü, gamı, kederi, hümûmu olan ne yapacak?.. "Estağfirullah" diyecek. Estağfirullah diyen, günahına tevbe eden, kederlerden üzüntülerden kurtulur. Türkiye'de, Dünya'da herkesin başında kederler, üzüntüler vardır. Demek ki nimet olduğu zaman, hamdi çok yapacağız; üzüntümüz olduğu zaman da estağfirullah'ı çok çekecegiz.
Zaten ben her zaman dinleyicilerime söylüyorum: "Benden size yâdigar olsun, günde yüz defa 'Estağfirullah' deyin, yüz defa 'Lâ ilâhe illallah' deyin, yüz defa Kulhüvallahu ehad okuyun, yüz defa salevât-ı şerife getirin, çokça 'Allah... Allah...' deyin!" diye... Burda da Peygamber Efendimiz tavsiye buyuruyor: Allah'ın kendisine nimet verdiği kimse "Elhamdü lillâh" demeyi, hamdetmeyi, şükretmeyi çok eylesin! Çünkü şükrederse nimeti artar. Üzüntüsü olan kimse de "Estağfirullah"ı çok söylesin. Çünkü "Estağfirullah" deyince üzüntü dağılır, günahlar affolur. Günahlardan dolayı başa gelen sıkıntılar def olur.
"Kimin rızkı geciktirilirse..." Herkesin bir rızkı var, alnına yazılmış, kaderi olan kısmeti olan, nâsibi olan rızkı var. Bazen insan bunu, eline hemen geçmedi diye, yok sanır, gelmeyecek sanır, telâşlanır. Herhangi bir sebeple onun tahmin ettiği zamanda değil de, ondan sonra gelecek. Tabii, neden öyle olduğunu Allah bilir. Demek ki onun umduğu zaman, Allah'ın vereceği asıl zamanı değil, İşte rızkı böyle geciktirilmiş gibi gelen kimse ne yapsın? "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh sözünü çok söylesin!"
Bu ne demek?.. "Güç kuvvet Allah'ındır, Allah'ın gücünden, kuvvetinden başka güç kuvvet yoktur." demek. Bu da çok sevaplı bir söz. Bu sözü söylediği zaman insan çok hayırlara nâil olur. Bu Arş-ı A'zam'ın hazinelerindendir. Demek ki böyle dediği zaman rızkı da bollaşır.
Bunlar hatırınızda kalsın. Yâni hangileri hatırınızda kalsın: Nimetlere erdiğiniz zaman çok hamd-ü senâ edin, şükr edin; tasanız, gamınız kederiniz çok olduğu zaman çok "Estağfirullah" deyin; "Rızkım az, sıkıntıdayım, geçimim zorlaştı, kazancım azalıdı" gibi düşüncelere düşen insan da "Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh"ı çok söylesin! Bu üç zikri Efendimiz tavsiye buyuruyor. "Elhamdü lillâh" demek, "Estağfirullah" demek, "Lâ havle ve lâ kuvvete illa billâh" demek... Ama, mânâlarını derin derin düşüne düşüne derse, çok daha iyi olur, tesiri çok daha fazla olur.
Efendimiz sonra başka tavsiyelere geçiyor:
"Bir kavme misafir giden insan, onlara konuk olarak giden bir insan, onların izni olmadan oruç tutmağa kalkmasın!"
Zaten misafirin orucu, yolcunun orucu öyle çok sevaplı, çok takvâlı sayılmaz. Yolcu yolculukta oruç tutmaktan muaftır. Farz olan Ramazan orucunu bile, yolculuk sebebiyle tutmayabilir; ama, tutacak tâkati varsa, tutsun. Fakat nâfile olan, sevaplı olan oruçları tutması da gerekmiyor. Efendimiz "Bir topluluğa, bir eve, bir şahsa misafir olmuş olan kimse, onun izni olmadan oruç tutmasın!" diye tavsiye buyuruyor.
Bu misafirliğin edebindendir, yâni misafir oluşun âdabındandır. Ev sahibine teslim olacak, ev sahibinin irâdesine göre hareket edecek. Ev sahibinin ikramına sed çekmeyecek, mâni olmayacak. Orucu o izin verirse tutacak, izin vermezse tutmayacak.
"Birisini evine misafir giden kimse onun gösterdiği yere otursun. Yani bir başka yere oturmasın! Çünkü evin sahibi o insanlar, evinin durumunu, o gelenden daha iyi bilirler." Şuraya oturması uygun, buraya oturması uygun değil diye... Tabii çeşitli sebepleri olabilir. Onun için, "Onun emrettiği yere otursun!" diyor.
Şimdi bu tavsiyeler hatırımızda kalsın, Efendimiz'e salât-ü selâmlar edelim. Allah şefaatine erdirsin, her işimizi onun rızâsına uygun yapmamızı nâsib eylesin.
CUMA SOHBETLERİ-1
ALLAH'IN GAZABI VE RIZASI
PROF.DR. MAHMUD ES'AD COŞAN (R.A)
PROF. DR. M.ESAD COŞAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PROF. DR. M.ESAD COŞAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Şubat 2008 Çarşamba
Günahın Kötü Sonuçları
Allah işlediği bir günahtan dolayı bir kula kızmışsa, gazab etmişse, o günahı işleyen kişiye, işlediği günahtan dolayı neler olurmuş, onları Peygamberimiz bildiriyor:
1. Hased kıskanmak demek, hıkd da kin tutmak demek... Bu ikisi kötü bir huy. İnsanın içinde karşısındaki karşı kin tutması, haset etmesi, kıskanması iyi değil... İnsanın içinde bu duygular doğuyor. Neden doğuyormuş? Bir günah işledi de, Allah o günahtan dolayı o kulunu sevmedi de, ondan böyle kin tutmak, hased etmek gibi kötü duygular gönlünde doğdu. Bu anlaşılıyor, bu önemli...
2. "İbadette tenbellik." Namaz kılmak istemiyor, zikir yapmak istemiyor, Kur'an okumak istemiyor, ilim öğrenmek istemiyor, dinini öğrenmek istemiyor, vaaza gitmek istemiyor... Tenbellik var. O da işlediği bir günahtandır.
3. Başka: "Geçimindeki darlık." Geçiminde darlık var, kazancı azalıyor, dükkanda alış-veriş olmuyor, akşama mahzun geliyor. "Hay Allah bugün dükkanın masrafını bile çıkartamadık!" gibi geçimdeki, kazançtaki eksiklik, darlık...
Bütün bunlar neden oluyormuş?.. Kulun işlediği günahtan oluyormuş. Allah bu kötü huyları, kin ve hasedi niye veriyor? Kin ve hased sahibi olan insanın ibadetleri yanar, evvelce işlemiş olduğu ibadetlerin sevapları da gider. Hased eden bir insanın sevapları, odunun yanıp kül olduğu gibi kül olur. Cezâ veriyor, yâni işlediği günahtan dolayı, gönlünde eski sevaplarının da gitmesine sebep olacak kötü huylar gelişiyor. "Bunların hepsi Allah'ın o kula işlediği günahtan dolayı kızdığının alâmetidir." diye Efendimiz bildiriyor.
Bu bir manevî husus olduğu için, kaide olduğu için, ilâhi kanun olduğu için bunu size bildirmek istedim.
Demek ki günah işlemekten son derece kaçınmalıyız. Aksi takdirde, Allah içimize kötü duygular, hased, kin duyguları veriyor, intikam duyguları veriyor. İbadete tembellik veriyor. Ayrıca bir de maddeten de geçimde darlık oluyor, evde bereketsizlik oluyor, kesede sıkıntı oluyor, bütçede sıkışıklık oluyor. Neden oluyor?.. Günahtan oluyor.
Bütün bunlardan çıkan sonuç nedir? Kişi haramları yapmamağa çok dikkat etmesi lâzım! Aziz ve sevgili kardeşlerim. Hepimiz buna gayret etmeliyiz.
Bunu her zaman söylüyorum: Bir insanın günah işlememesi için, günahların neler olduğunu da iyice bilmesi lâzım! Çoluk çocuğumuza ve kendimize ilk önce, neler günahtır diye öğretmeliyiz. Pek çok kimse günahın ne olduğunu bilmiyor.
Hattâ bazen gazeteleri tâkib ediyorum, televizyonları tâkib ediyorum, söylenen sözlerden; hattâ keyif olsun diye, zevk olsun diye okunan şarkılardan, kulağıma gelen sözlerden, tüylerim ürperiyor, korkuyorum; söylediği sözler küfür... Küfür ağzı bozmak değil, imanın gitmesi, insanın kâfir olması... Öyle söz söylüyor ki, Allah'a asî olacak, kâfir olacak söz söylüyor. Biliyorum ki o şahıs, aslında Allah'a inanan kimse, Allah'a kâfir olmak istemiyor, İslâm'dan çıkmak istemiyor. Bunu biliyorum, seziyorum veya tanıyorum o şahsı... Ama bilmediği için, o sözleri sarfedince istemese de, farkında olmasa da kâfirlik durumuna düşüyor, îmandan çıkıyor. İman darılıp kendisinin gönlünden gidiyor. Bunlar câhillikler oluyor.
4. Sonra mânevî bir başka bereketsizlik oluyor, ibadeti sevmiyor. Bir insan var, Kur'an'ı zevkle okuyor, göz yaşları içinde lezzet duyarak okuyor. İbadeti zevkle yapıyor, namazını huşû içinde kılıyor; çok güzel duygulara sahip, iyi bir müslüman, mütebessim, yüzü nurlu, pırıl pırıl... Ötekisi hiç ibadetten zevk almıyor, ite kaka gitse bile, zevk almıyor. Neden?.. Allah ibadetten zevk almamayı bir cezâ olarak ona vermiş de, işlediği günahtan dolayı ibadete karşı tenbellik, isteksizlik belirmiş.
Zikir yapmıyor, Kur'an okumuyor, zekât vermiyor, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor. Topluma faydalı, insanlara faydalı ibadet diye, sevaplı diye bildirilmiş bir çok şeyler var, bunları bilmesi lâzım. Bunları yapmıyor, günahları da işliyor. Tabii bu ibadete tenbellik ne oluyor? Manevî kazanç kazanmamasına sebep oluyor.
Demek ki günah hem maddeten dükkanının kazancını azaltıyor, hem de manevî bakımdan sevap kazanmasını engelliyor. Bu çok fenâ... Ayrıca bir şey daha öğreniyoruz ki; kalbindeki kin ve hased duyguları kendisini tutamadan içinde belirmiş olan bir takım duygular, esen fırtınalar da, işlediği günahtan oluyormuş. O halde çok dikkat etmemiz gerekiyor. Günahları işlememeğe Allah'a iyi kulluk yapmağa gayret etmemiz gerekiyor. Bunun için de hangi şeylerin günah olduğunu öğrenmemiz lâzım, bunun listesini yapmamızlâzım, çoluk çocuğumuza öğretmemiz lâzım!..
CUMA SOHBETLERİ-1
ALLAH'IN GAZABI VE RIZASI
PROF.DR. MAHMUD ES'AD COŞAN (R.A)
1. Hased kıskanmak demek, hıkd da kin tutmak demek... Bu ikisi kötü bir huy. İnsanın içinde karşısındaki karşı kin tutması, haset etmesi, kıskanması iyi değil... İnsanın içinde bu duygular doğuyor. Neden doğuyormuş? Bir günah işledi de, Allah o günahtan dolayı o kulunu sevmedi de, ondan böyle kin tutmak, hased etmek gibi kötü duygular gönlünde doğdu. Bu anlaşılıyor, bu önemli...
2. "İbadette tenbellik." Namaz kılmak istemiyor, zikir yapmak istemiyor, Kur'an okumak istemiyor, ilim öğrenmek istemiyor, dinini öğrenmek istemiyor, vaaza gitmek istemiyor... Tenbellik var. O da işlediği bir günahtandır.
3. Başka: "Geçimindeki darlık." Geçiminde darlık var, kazancı azalıyor, dükkanda alış-veriş olmuyor, akşama mahzun geliyor. "Hay Allah bugün dükkanın masrafını bile çıkartamadık!" gibi geçimdeki, kazançtaki eksiklik, darlık...
Bütün bunlar neden oluyormuş?.. Kulun işlediği günahtan oluyormuş. Allah bu kötü huyları, kin ve hasedi niye veriyor? Kin ve hased sahibi olan insanın ibadetleri yanar, evvelce işlemiş olduğu ibadetlerin sevapları da gider. Hased eden bir insanın sevapları, odunun yanıp kül olduğu gibi kül olur. Cezâ veriyor, yâni işlediği günahtan dolayı, gönlünde eski sevaplarının da gitmesine sebep olacak kötü huylar gelişiyor. "Bunların hepsi Allah'ın o kula işlediği günahtan dolayı kızdığının alâmetidir." diye Efendimiz bildiriyor.
Bu bir manevî husus olduğu için, kaide olduğu için, ilâhi kanun olduğu için bunu size bildirmek istedim.
Demek ki günah işlemekten son derece kaçınmalıyız. Aksi takdirde, Allah içimize kötü duygular, hased, kin duyguları veriyor, intikam duyguları veriyor. İbadete tembellik veriyor. Ayrıca bir de maddeten de geçimde darlık oluyor, evde bereketsizlik oluyor, kesede sıkıntı oluyor, bütçede sıkışıklık oluyor. Neden oluyor?.. Günahtan oluyor.
Bütün bunlardan çıkan sonuç nedir? Kişi haramları yapmamağa çok dikkat etmesi lâzım! Aziz ve sevgili kardeşlerim. Hepimiz buna gayret etmeliyiz.
Bunu her zaman söylüyorum: Bir insanın günah işlememesi için, günahların neler olduğunu da iyice bilmesi lâzım! Çoluk çocuğumuza ve kendimize ilk önce, neler günahtır diye öğretmeliyiz. Pek çok kimse günahın ne olduğunu bilmiyor.
Hattâ bazen gazeteleri tâkib ediyorum, televizyonları tâkib ediyorum, söylenen sözlerden; hattâ keyif olsun diye, zevk olsun diye okunan şarkılardan, kulağıma gelen sözlerden, tüylerim ürperiyor, korkuyorum; söylediği sözler küfür... Küfür ağzı bozmak değil, imanın gitmesi, insanın kâfir olması... Öyle söz söylüyor ki, Allah'a asî olacak, kâfir olacak söz söylüyor. Biliyorum ki o şahıs, aslında Allah'a inanan kimse, Allah'a kâfir olmak istemiyor, İslâm'dan çıkmak istemiyor. Bunu biliyorum, seziyorum veya tanıyorum o şahsı... Ama bilmediği için, o sözleri sarfedince istemese de, farkında olmasa da kâfirlik durumuna düşüyor, îmandan çıkıyor. İman darılıp kendisinin gönlünden gidiyor. Bunlar câhillikler oluyor.
4. Sonra mânevî bir başka bereketsizlik oluyor, ibadeti sevmiyor. Bir insan var, Kur'an'ı zevkle okuyor, göz yaşları içinde lezzet duyarak okuyor. İbadeti zevkle yapıyor, namazını huşû içinde kılıyor; çok güzel duygulara sahip, iyi bir müslüman, mütebessim, yüzü nurlu, pırıl pırıl... Ötekisi hiç ibadetten zevk almıyor, ite kaka gitse bile, zevk almıyor. Neden?.. Allah ibadetten zevk almamayı bir cezâ olarak ona vermiş de, işlediği günahtan dolayı ibadete karşı tenbellik, isteksizlik belirmiş.
Zikir yapmıyor, Kur'an okumuyor, zekât vermiyor, namaz kılmıyor, oruç tutmuyor. Topluma faydalı, insanlara faydalı ibadet diye, sevaplı diye bildirilmiş bir çok şeyler var, bunları bilmesi lâzım. Bunları yapmıyor, günahları da işliyor. Tabii bu ibadete tenbellik ne oluyor? Manevî kazanç kazanmamasına sebep oluyor.
Demek ki günah hem maddeten dükkanının kazancını azaltıyor, hem de manevî bakımdan sevap kazanmasını engelliyor. Bu çok fenâ... Ayrıca bir şey daha öğreniyoruz ki; kalbindeki kin ve hased duyguları kendisini tutamadan içinde belirmiş olan bir takım duygular, esen fırtınalar da, işlediği günahtan oluyormuş. O halde çok dikkat etmemiz gerekiyor. Günahları işlememeğe Allah'a iyi kulluk yapmağa gayret etmemiz gerekiyor. Bunun için de hangi şeylerin günah olduğunu öğrenmemiz lâzım, bunun listesini yapmamızlâzım, çoluk çocuğumuza öğretmemiz lâzım!..
CUMA SOHBETLERİ-1
ALLAH'IN GAZABI VE RIZASI
PROF.DR. MAHMUD ES'AD COŞAN (R.A)
4 Şubat 2008 Pazartesi
HEM DÜNYADA HEM AHİRETTE HUZUR VE SAADET İÇİN TEK ÇARE!
İnsanlığa nümûne bir ümmet olarak; emri ma'rûf, neh-i münker, ilâ-yı kelimetullah ve cihâd fî sebilillah için gönderildiğimizden dolayı iç ve dış siyasetle uğraşmak dinî görevlerimizin en önemlilerinden biridir.Tüm insanlar kardeşimizdir, kimsenin kimseye zulmetmesine razı olamaz, kimsenin kimse tarafından aldatılmasına ve sömürülmesine kayıtsız kalamayız. Henüz müslüman olamamış, hidayete erememiş insanlara doğru yolu göstermeğe, îmanı ve İslâm'ı anlatmağa çalışır, irşad ve tebliğ yaparız. Mü'min kardeşlerimize ise -dünyanın neresinde olursa olsunlar- daha çok ilgi ve sevgi duyar, dertlerine çare arar, mutluluklarımızı ve maddî imkânlarımızı onlarla kardeşçe ve fedakârca paylaşmaya fırsat kollarız. Yeryüzü vatanımızdır, mülk Allah celle celâlüh hazretlerinindir. Sun'î sınırlar ve haksız kanunlar bizi hizmetten alıkoyamaz.
İnançsız, harîs, insafsız, sorumluluk duygusu yoksunu, kâfir, fâsık ve fâcir kimseler, dünyayı fesada sürüklemiş, çok haksızlıklar, zulümler gaddarlıklar ve hunharlıklar eylemişlerdir. Birçok ülkede insan hakları çiğnenmekte ve zâlim yönetimler, halklarını inim inim inletmektedir. Bu sebeplerle, akli, fikri, imkân ve müktesebatı müsait olan genç, ihtiyar bütün mü'min ve müslümanlar, çevreleriyle, içinde yaşadıkları toplumun eğitim ve yönetim meseleleriyle, uluslararası siyasî olay ve gelişmelerle çok yakından ve derinden ilgilenmelidirler; toplumdan kopmamalı, inzivaya çekilmemeli, emr-i ma'ruf ve nehy-i münkeri aslâ terk etmemeli; eliyle, diliyle, kalemiyle, malıyla, mülküyle, bedeniyle; sıcak, soğuk, maddî, manevî cihaddan geri durmamalıdırlar; ticarete, ziraate, san'ata, zevke, keyfe, rahata, maddiyata, dünyevî hayata dalıp, eğlenip, oyalanıp, asli dinî görevlerini ihmal etmemeli, unutmamalıdırlar.
Dünyayı kimler yönetiyor; Sırplara, Yunanlılara, Ermenilere, Yahudilere, Ruslara, P.K.K.'ya... kimler göz yumuyor, imkân tanıyor, fırsat veriyor, yardım ve destek sağlıyor; mazlum ve mâsûm, âciz ve fakîr, mü'min ve müslüman hakları kimler eziyor; güya medenî Garp, güyâ dindar hrıstiyan âlemi, niye kendisi için düşündüğü, ortaya koyduğu insan hak ve özgürlüklerini, başkalarına tanımıyor, her yerde "çifte standart" uyguluyor?!!..
Çünkü dünyada hâlâ kaba kuvvet ve orman kanunu cârî ve hâkim; çünkü hak ve hürriyetler kolayca verilmiyor, uzun ve ciddî mücadelelerle, kuvvet dengeleriyle, bâzû gücüyle alınabiliyor; çünkü maalesef hâlâ büyük yığınlar ve pek çok kişiler, haklarını savunmasını bilmiyor, harekete geçmiyor, gayret etmiyor, zahmet çekmiyor, ter dökmüyor. Mazlumun hakk-ı sarîhi, âciz ise ketmediliyor; zâlimin zorbalığı, güçlü-kuvvetli olduğundan, kitabına uydurularak, kanunî kılıfa sokularak -mecbûren- kabul ediliyor.
O halde, nerede olursanız olun, -yurt içinde veya dışında- yaşadığınız toplumla, toplumun meseleleriyle yakından ilgilenin; derneklere, teşkilâtlara, partilere, yönetimlere iştirak edin; iyi insanlarla işbirliği sağlayın; haklı olduğunuz kadar, kuvvetli olmağa da çalışın; güçlü, titretici, korkutucu, caydırıcı, ürkütücü olun; zalimden mutlaka intikam alacağınız, haksızdan muhakkak hesap soracağınız kesinlikle bilinsin ki, zulüm, olmadan engellensin, herkes haddini bilsin, hizaya gelsin, hakka tabi olsun!
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
İlim ve Sanat, Temmuz 1997
KADINLARIMIZIN SOSYAL AKTİVİTESİ
1975 yılında Münih'te mülteci, Doğu Türkistanlı yaşlı ve değerli bir hoca efendiden, gerçek bir olay dinlemiştim:Türk işçilerinin çalışmak için Almanya'ya henüz gitmediği daha eski yıllarda, hocanın görev yaptığı camiye bir gün bir hanımefendi telefon etmiş; vefat eden yaşlı annesinin cenaze işleri için onu evlerine davet eylemiş. Hoca efendi de:
-Peki Fakat siz çok fasih ve nefis almanca konuşuyorsunuz, kimsiniz ve bu kadar güzel lisan öğrenimini nasıl sağladınız, diye sormuş. O hanım:
-Gayet tabii çünkü biz aslen Almanız ama müslüman olduk, diye cevap vermiş.
Hoca efendi fevkalede meraklı, hemen bir taksi tutup verilen adrese gitmiş. O sıralar Münih'te müslüman sayısı pek az. Girdiği binada bakmış ki ortada bir cenaze, çevresinde akraba ve dostları, 40-50 kadar kadınlı erkekli müslüman bir grup!
Kendisine telefonu açan orta yaşlı hanımefendi hocaya şu bilgiyi vermiş:
"-Efendim ben bir sağlık hemşiresiyim. Hollanda (veya Belçika)da bir hastanede çalışıyorken oraya güneydoğu Asyalı mübarek bir İslam ... tedavi için geldi. Ben onun bakımı ile meşgul oluyordum, o da bana İslam dini hakkında bilgi veriyordu. Nihayet müslüman oldum, çünkü İslam'ın gerçek ve güzel bir din olduğunu anlamıştım. O muhterem alim bana bir gün dedi ki:
-Kızım! İnsanın kendisinin dindar bir kimse olması gerekli ve iyidir, fakat bundan da iyisi başka insanların da hidayete ermesi için çalışmaktadır. Sen bu Avrupa'da çevrende İslam'ı yaymak için de gayret göstermelisin.
Çok haklı idi, ben o öğüdü hiç unutmadım. Her fırsattan faydalanarak İslam'ı yaymayı ve tanımayı amaç edindim. İşte şimdi sizin burada gördügünüz şu müslüman grup, benim naçiz çalışmalarımın sonucu ve eseridir."
Değerli okuyucularım! Yeni müslüman olan bir Alman hanım, hrıstiyan ve mutaassıp bir ülkede kendisine böyle İslami bir çevre kurabildiğine göre; sizler elbette zaten müslüman olan bir ülkede inancınıza uygun bir grup oluşturmayı çok daha rahatlıkla sağlayabilirsiniz. O halde asla kozmopolit ve dejenere olmayın! Elhamdülillah yolumuz haktır, "Zaman sana uymazsa, sen zamana uy" gibi saçma felsefelerle özbenlik ve inancınızdan taviz vermeyin!
Çevrenizdeki, mazisinden kopmuş şuursuz avamın veya şaşkın sosyetenin nasıl sereserpe, keyiflerinin istediği gibi, kontrolsuz yaşadığına bir bakın! Eski güzel törelerimiz, şerefli adet ve an'anelerimiz, yüce ahlak ve adab-ı muaşeretimiz hergün gözümüzün önünde yüzlerce kez nasıl çiğnenip duruyor. Bu çılgın gidişin sonu nereye varacak!
Onlar batıl istikamette, hatalı yolda, kötü sonuçlar doğurduğu artık açıkça görünen ithal malı arsızlıklarını hiç utanıp sıkılmadan yapıyorlar da; sizler tarihin şerefli derinliklerinden gelme, köklü, asaletli, faydalı, güzel ve mükemmel yaşam tarzınızın gereklerini işlemekten neden çekinecekmişsiniz!
"İnsan dünyada bir murad için, bir de inad için yaşar" derler. Siz de sebat edin, şahsiyetinizden, inançlarınızdan, asil ve necip milli hasletlerinizden, hatta yeme içme, giyim kuşam, zevk ve keyf, folklör ve örf, gelenek ve göreneklerinizden asla fedakarlık yapmayın! Niçin siz başkasını taklid edecekmiş siniz, cümle cihan sizi taklid etsin!
Müslüman olan o Alman bacımız gibi siz de çevrenizde inançlı ve şuurlu bir halka oluşturun; sevdiğiniz, gönüldaşınız kişilerle işbirliği yapın; Allah c.c. ın rızasına uygun, tavizsiz, istikrarlı, olumlu, verimli, sevaplı sevimli yaşayın ve çalışın! Çünkü:
Yabancıların bizi eritmeğe çalıştığı şu devrelerde milletçe kurtuluşumuz büyük ölçüde buna bağlı!
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
KADIN VE AİLE TEMMUZ 88
İSLÂM'DA VE BATI'DA KADIN HAKLARI
Şu Avrupalılar, Amerikalılar, Batılılar, hristiyanlar son zamanlarda iyice kendi içyüzlerini ortaya koymaya başladılar.Bir zamanlar içimizdeki bazı saf ve bön Batı hayranları ne kadar inanıp güveniyordu Batılıların insancıllığına, medenîliğine! Güya Fransa insan haklarının beşiği idi; Fransız inkılabı çok muazzam bir değişme ve gelişme idi, tarihin çok mühim bir olayı idi... filân?!!
Meğer hepsi yalan ve palavraymış. Her şey menfaat ve çıkar hesaplarına ayarlı imiş. Menfaat oldu mu her zulüm meşrû, her haksızlık, hırsızlık caiz. Bebekler, kadınlar, çocuklar hunharca öldürülüyor; çeşme başında su beklerken, kabristanda ölü gömerken topa tutuluyor; ses yok, hattâ gizli destek var, sinsi sinsi sevinmek var!..
Her şeyi Bosna'da, Çeçenistan'da, Keşmir'de, Cezayir'de iyice anladık; gözümüz açıldı, acı gerçekler ortaya döküldü.
İslâm mı daha çok kadın haklarını koruyor, Batı mı?.. Kadın cinsini modern medeniyet mi koruyor, İslâm mı?..
İslâm savaşta kadın öldürtmüyor. Ama Batılılar tarih boyu savaşlarda ne yaptılar? Hiçbirisinin şöyle başını kaldırıp da bu "Batılılar ne yaptı?" soruma cevap verecek halleri, yüzleri yoktur.
Batı'dan bu beldelere gelmişlerdir; Fransa'dan Almanya'dan, Belçika'dan, Hollanda'dan, İspanya'dan, İtalya'dan, İngiltere'den haçlı orduları ile, Macar ovalarında yahudileri yaka yaka, öldüre öldüre gelmişlerdir. Bizans'a gelmişlerdir, kendi dindaşlarının ülkesidir, ama soyup geçmişlerdir. Ayasofya'nın hazinesini soyup tamtakır yapmışlardır. Hazinelerini, altın şamdanlarını, Meryem Ana heykellerini alıp götürmüşlerdir. Antakya'ya geldikleri zaman kadın, bebek, ihtiyar, çocuk demeden bütün müslüman ahaliyi kılıçtan geçirmiş, öldürmüş, katliam yapmışlardır. İnsan eti yemişlerdir. Kudüs'e geldikleri zaman tarihte emsali bulunmaz bir hunharlık ve canavarlıkla herkesi öldürmüşlerdir.
Ama müslümanlar tarih boyu herhangi bir yeri fethettiği zaman aslâ böyle yapmamıştır. İşkence, katliam yapmamıştır, ahaliye dokunmamıştır. Yedi asır Balkanlar'da, Kafkasya'da, şu topraklarda hakim olmuşuzdur, ahaliye bir şey yapmamışızdır. Hristiyan azınlıklar aynen kalmıştır. Yahudileri Endülüs'ten katliamdan kurtarmışızdır. Bu Allah'ın emri, biz böyle güzel ve insaflı muamele yapmışız. Onlar da kadın demeden, çocuk demeden, ihtiyar, mâsum demeden öldürmüşlerdir. Hâlâ da 20. Yüzyıl'da öldürüyorlar. Hepsi suçludur, tarihin karşısında, Allah divanında... Hiçbirinin bize insan hakları, demokrasi öğretmeye, ağzını açmaya hakkı yoktur.
Kendi milletlerine dahi mezheb farkı, kilise farkı diye olmadık işkenceleri yapmışlardır.
Peygamber SAS Efendimiz'in savaşa giden mücahidlere nasihati şöyle: "Pîr-i fâniyi öldürmeyeceksin, çocuğu, bebeği öldürmeyeceksin! Kadını da öldürmeyeceksin!"
İslâm, "Harpte kadını öldürmeyeceksin!" diyor, onlar öldürmüşler.
İslâm kadına mal mülk veriyor, onlar kadına mülkiyet hakkı vermemişlerdir.
İslâm kadını özel, muhterem bir varlık olarak görüyor, onlar şeytanın aletidir diye hepsini kötülemiştir. Senin anan da, karın da, kızın da mı şeytanın aleti?.. Kötü kadın kötü, ama hepsi mi toptan böyle?.. Değil, ama kadını tamamen şeytanın aleti gibi görmüşlerdir.
Kadına miras hakkı vermemişlerdir. Yakın tarihlere kadar Batı'da kadının mirastan hakkı yoktu. Adam ölür, mallar erkek çocuklara kalırdı, kadının hali ne olursa olsun... Batı'da seçme-seçilme hakkı çok yakın zamanlarda verilmiştir. Batı'da kadınlar bu kadar ezilmiştir, İslâm'da kadınlar bu kadar kollanmıştır. Savaşa çağrılmaz, savaşta öldürülmez. Çünkü kadındır, muhteremdir; evlât yetiştiriyor, zahmet çekiyor.
Kadınlara acımayı, onları korumayı, kollamayı dinimiz emrediyor. Peygamber Efendimiz vedâ haccında, "Size kadınlara iyi muamele etmeyi vasiyet ederim. Kadınları size emanet ederim." diye kadınlarla ilgili tavsiyelerde bulunmuştur.
Tarihte etmiyorlardı da Avrupalılar kadın haklarına, şimdi riayet ediyorlar mı bâri?.. Hayır; çünkü kadını serbest bırakıp, onun fuhşiyata yönelmesine göz yummak da kadına zulümdür. Kadına, İslâm onu da yaptırtmaz. İslâm'da sen istediğin gibi, keyfince kötülük yapamazsın! İslâm'da kötülüğe serbestlik yoktur.
Batılıların yaldızlı sözlerine, reklam ve propagandalarına artık inanmıyoruz; inananlar da en sonunda işin farkına varmışlardır.
Elhamdü lillâh dinimiz çok güzel; elhamdü lillâh ecdadımız çok temiz, fazîletli, merhametli, şerefli, asil kimseler; elhamdü lillâh her yönden yüzümüz ak, alnımız açık; elhamdü lillâh kültürümüz şâhâne, medeniyetimiz eşsiz, insanıyet derecemiz çok yüksek... Allah CC, sahib olduğumuz muazzam meziyet ve fazîletlerin kadr ü kıymetini bilmeyi, dinimize sımsıkı sarılmayı, yine cümle cihana örnek ve önder olmayı nasib eylesin!..
Bayramınız mübarek olsun, sevgili okuyucular; Allah nice nice mutlu ve mübarek günlere afiyet ve saadetle vâsıl olmayı sizlere ve cümle ümmet-i Muhammed'e nasib ve müyesser kılsın... Gamları, kederleri sürûra; sıkıntıları, üzüntüleri feraha, tebdil ve tahvil buyursun... Mücahid kardeşlerimizi mansur ve muzaffer etsin...
Âmîn, bi-hürmeti'smihil a'zam ve nebiyyihil-ekrem sallallàhu aleyhi ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ve sellem.
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
Kadın ve Aile, Mayıs 1995
12 Ocak 2008 Cumartesi
Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan rh.a Hayatı
14 Nisan 1938 yılında, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde doğdu. Küçük yaşta iken ailesiyle İstanbul'a taşındı. Arap Dili ve Edebiyatı, İran Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslâm Sanatı sertifikalarını alarak, 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı yıl, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nde açılan asistanlık imtihanını kazanarak, Klasik-Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü'ne asistan olarak girdi. 1982 yılında ilâhiyat profesörü oldu. 1987 yılında emekliliğini isteyerek üniversiteden ayrıldı.Mehmed Zâhid Kotku Efendi'nin bizzat elinden tutarak kürsüye oturtması ile, İskenderpaşa Camii'nde hadis derslerine başladı (1977). Onun arzusu üzerine, 13 Kasım 1980 günü vefatından sonra, cemaatin eğitimiyle ve her türlü meselesiyle ilgilenme, tebliğ ve irşad görevini üstlendi.
4 Şubat 2001 Pazar günü, bir cami açılışı yapmak için Grifit şehrine giderlerken, Avustralya yerel saatiyle 12'de, Sydney civarında, Dubbo kasabası yakınlarında geçirdikleri elim bir trafik kazası sonucu ahirete irtihal eyledi.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan Rh.A, doğu dillerinden Arapça ve Farsça'yı, batı dillerinden Almanca ve İngilizce'yi bilmekteydi. Yurt içinde ve yurt dışında çok yönlü sosyal faaliyetlerini, tebliğ ve irşad çalışmalarını vefat edinceye kadar devam ettirdi. Kendisinden sonra bu hizmetleri, emir ve işaretleri üzere oğlu Muharrem Nureddin Coşan üstlendi.
http://esadcosan.awardspace.com den alınmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)